O MAHUR BESTE

14 Kasım 2017 13:15
O MAHUR BESTE

O MAHUR BESTE

Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız
O mahur beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız
Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız
Yalnız kederli yalnızlığımız da sıralı sırasız
O mahur beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız

Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı
Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı
Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
Gittiler akşam olmadan ortalık karardı

Bitmez sazların özlemi daha sonra daha sonra
Sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara
Simsiyah bir teselli olur belki kalanlara
Geceler uzar hazırlık sonbahara

(Müjgan kirpik demek)

 

Yukarıdaki şiir geçen ekim ayında ölüm yıldönümünü andığımız Türk edebiyatının, şiirinin efsane ismi Atilla İlhan’a  aittir. Deniz Gezmiş’lerin asıldığı günün sabahı yakın dostu Galatasaraylı Metin Oktay telefonda ağlayarak acı haberi Atilla İlhan’a veriyor. Şair telefonu kapatıp hüzünle “ O Mahur Beste” şiirini kaleme alır.

Ünlü şair, Avni Arbaş’ın yakın dostuydu. Sık görüşmeseler de birbirlerinin geçmişlerini iyi bilirlerdi. Şair’in kafasından hiç çıkarmadığı kaptan şapkasının hikayesini Avni Ağabey’den dinlemiştim.

Atilla İlhan’ın eniştesi, kardeşi Çolpan İlhan’ın eşi Sadri Alışık’ın babası bizim mektebin ilk mezunlarından ( 1915 yılı mezunu)  kaptan Mehmet Refet ALIŞIK. O dönemlerde mektebin ismi MİLLİ TİCARET BAHRİYE KAPTAN VE ÇARKÇI MEKTEBİ ALİ’Sİ .

Refet Kaptan oğlunun kayınbiraderiyle sık sık bir araya gelir, sohbet ederlermiş. Kaptan’ın yaşadıkları, dünya görüşü, insana yaklaşımı Atilla İlhan üzerinde öyle etki bırakmış ki, bir sohbetten sonra vestiyerdeki kaptanın şapkasını kafasına geçirip “müsaadenizle siz olmasanız, şapkanız benimle olsun” demiş , o günden sonra şapkayı bir daha başından çıkarmamış.

Yüksek Denizcilik Okulu’nda talebeyken Sadri Alışık babasıyla diploma merasimlerine katılırdı. Son derece zarif, hoş bir beyefendiydi Alışık Kaptan. Yanılmıyorsam 1974 yılında kaybettik.

İşte, bir zamanın kaptanları Atilla İlhan’ı bile şapkasını takacak kadar etkiliyordu.

Son günlerde elimden bırakamadığım , zevkle okuyup bitirdiğim ünlü Polonyalı ekonomist yazar (1904-1965) Oskar Lange ‘nin “On the Economic Theorie of Sosialism” ( Sosyalizmin ekonomik  teorisi üzerine-1938) . Bir ülkenin kalkınma ve devletin kalkınmada kullanacağı sistemi, ögeleri anlatılıyor. Özetle, ana fikir şöyle: Ülke tabiatın armağanlarından öncelikle faydalanmalı. Bu armağanlar toprak ve deniz. Sonra sanayii ye geçiş ( burada Oskar Lange’nin Karl Marx ve Engels’in manifestosundan veya Kapital’den alıntılar yaptığı eleştirileri yapılsa da , ne manifestoda ne de Kapital’de denizle , denizcilikle ilgili bir görüş yoktur. Lange’nin ünlü görüşü: “ Denizin bütün derinliklerinden faydalanın”. Açıklıyayım: Denizin derinliğini kaç kulaç ölçün değil, “tersanelerden, balıkçılıktan, gemicilikten, turizmden, spordan vb… “  faydalanın ve tabiata şükranlarınızı yollayın.

O dönemlerde (1930-1940) Avrupa’nın en önemli tersaneleri Gdansk , Gdynia tersaneleri. Faşist Hitler ilk saldırısını Polonya’ya yaptı. Hedefi tersanelerdi. Ayrıca, tarımsal üretimde Polonya bütün kıtanın en önündeydi.

Oskar Lange başarıyı şöyle tarif ediyor:  Bence, başarılı olmak için devleti yönetenler, devlet adına hangi gelişim evresindeki toplumun üyesi olursa olsun; namus, kendi öz çıkarlarını  ( mevkii , ün, para vb…) hiç mi hiç hesaba katmaksızın doğru bildiğini söylemek, yazmak, savunmak ödevini yüklenirler. Tabii burada Polonya toplumunun kalitesi, kültürü, eğitim seviyesi neydi?

Bunun tersini düşünürsek, bir toplumda cehalet nasıl egemen hale gelir? Bilime, çağdaşlığa sırtınızı dönerseniz… Devletin kadrolarına hak eden ve lâyık olanı değil eş – dost- akrabayı atarsanız… Üniversiteyi çökertirseniz… Demokrasiyi, tartışma kültürünü, eleştiriyi, özgür düşünceyi öldürürseniz… ‘Şeytanın dışkısını bütün değerlerin üzerine çıkarırsanız… Çalışmayı, emeği, bilgiyi , kültürü değer olmaktan çıkarırsanız… Zamanını kestiremem ama, çökersiniz. Bu görüş Oskar Lange’ye ait değil… Ayrıca, yukarıda sıraladığım ortamın uygunlarının faydasını görenler de vardır. Düşünmeyen, sorgulamayan, gerçeği aramayan kitleleri çok rahat kullananlar var. Nasıl mı? At önlerine ‘şeytanın dışkısını , sömür sömüre bildiğin kadar

Oskar Lange, kapitalist düzende proletarya ile burjuvazi arasında sınıf çatışması kendisini gösterdikten sonra emeğin bu ülkelerde korunmasını, sendikaların etkinliğini ve hukukun üstünlüğü ön plana çıkarılarak emekçinin sömürülmesinin önüne geçilebileceğini veya insanların umursamaz bir düzen içindeki sefaletini çok değişik misallerle anlatıyor. Mesela Amerika, Kanada, Almanya , İngiltere gibi kapitalist düzende emeğin en az iş verenler kadar öne çıktığını ve korunduğunu, öte yandan Güney Amerika ülkelerinde kimsenin kimseyi umursamadığını anlatıyor.

Seneler önce Avni Arbaş’dan dinlediğim ve yazdığım güzel bir örneği tekrarlamak istiyorum. Güney Amerika ülkelerinin insanlarını çok seven ve her fırsatta yardım eden Amerikalı zengin Edita Teyze’yi yeniden hatırlatmak istiyorum. Teyze, Güney Amerika ülkelerinden birine gider. Havaalanı girişinde polisler durdurur, ‘giremezsiniz’. Teyze şaşkın , sorar ‘vizem tamam niçin giremiyorum’, polis ‘aşınız yok, aşı olacaksınız, ücreti 5 dolar’. Teyzemiz 5 doları verir, ‘aşı nerede olacağım?’ , polis gayet pişkin, ‘aşı oldunuz, buyurun girin’ der.

Ben yaşadığım ve unutamadığım günleri anlatayım. İdare Marmara Adası’na kılavuz kaptan olarak görevlendirdi. Kalktık gittik. Kayıtlarda liman balıkçı barınağı gözüküyor. Aslında yoğun bir trafik var. Liman belediyenin, söz sahibi rahmetli belediye başkanı.

İşe başladık, fatura kesmemiz, hizmetlerimizi ücretlendirmemiz belediye başkanını rahatsız etti. Engeller çıkarıyor, faturalarımız ödenmiyor. Devletin görevlisini kaçırmak istiyor. Liman tam bir karmaşa, çalışan işçilerin iş güvenliği hiç yok. Kafalarında baret, giysilerinde tulum hatta eldiven bile kullanmıyorlar. Liman başkanlığı ile liman arasında 26 km. mesafe var. Araştırdım, liman bakanlık talimatnamesi ile yönlendiriliyor. Talimatnamede 1000 grs üste gemiler römorkör ve kılavuza tabi. Uzun uğraşlar sonucu Ada’ya para kazanmaktan ziyade hizmeti ön planda tutan ‘Marin Römorkör’ 2200 beygir gücü (HP) ‘nde  değeri 1,5 milyon dolar olan bir römorkör yolladı. Belediye başkanı iyice çileden çıktı. “ Kılavuzu anladık, bu römorkör ne oluyor?” Gittim, kendisine anlattım, “bak limanın, emniyetli liman ( safety port) emniyetli yanaşma (safety berth) kategorilerini kazandı. Sigortacılara karşı büyük güvence, ayrıca INTERNATIONAL ASSOCIATION OF PORT AND HARBOURS ( Uluslararası Rıhtım ve Limanlar Derneği) IAPH ‘nin yayınlarını kendisine verdim. Dünyadaki liman işleticilerinin mesuliyetlerini anlattım. Liman tesis güvenliğinin içinde olması gerekenler (LTGD) nelerdir. Kılavuzun, römorkörün önemi. Rahmetli takılmış ISPS Code’u aldım, gerisi teferruat diyor. ( ben de merak ediyorum, ISPS ‘i nasıl almış). Bunları defalarca yazdım. Ama Oskar Lange’yi okuduktan sonra biz hangi sınıfa giriyoruz… Hâlâ bilemiyorum. Bizi Ada’ya yollayan idareden yardım istedim. İşimizi yapamıyoruz, engelleniyoruz, hukuka karşı geliyorlar. Yetkili ekibi ile geldi. Arkadaş akademisyenmiş ama kılavuzluk konusunu kariyerinde hiç incelememiş. Daha doğrusu bu işi bakkal dükkânı gibi görüyor. Kendisine uzun uzun anlattık, giderken belediye başkanına sen de bir kılavuz bul, sen de bu işi yap demiş.  Daha sonra Başkan kılavuz buldu da. Donanmadan ayrılmış Veysel Kaptan. Akademisyenin anlatamadıklarını başkana Veysel Kaptan anlattı, “Bir bölgede iki kılavuzluk firması olmaz. “

 Sıkıntı sıkıntı üzerine. Römorkörü üç ay geçmesine rağmen çalıştıramıyoruz. Rıhtımda bağlı yatıyor. İşe müdahale edecek yetkili liman başkanı, belediye başkanına söz geçiremiyor.

Bu sırada şarkıcı Teoman’ın sesi kulaklarıma geliyor, “ Türkiye yorgunuyum”. Sonra düşünüyorum, bu ortamda düzgün adam olmak. İşini kuralına göre yapmak bedeli ödenmesi gereken bir şey mi? Kısaca umut krizi yaşamaya başladım.

Ada’da huzursuz olduğum duyuluyor. Telefon üstüne telefon. “ Süvari Bey, bırak şu ip merdivenleri, buruştur at şu kılavuzluk işini, köprü üstünde kaptan koltuğu seni bekliyor. Söyle kahveni, püfür püfür deniz, al gemini git…”

Aklım karışıyor. Yıllarımı denizlere gömdüm… Sığındığım limanlar, binip gitsem dediğim gemiler, görmek istediğim dostlar… Kararımı verdim, eve geliyorum hanıma, “ hazırlan yarın toplanıp gidiyoruz.” , “Nereye”, “Ben gemiye, sen İstanbul’a eve”…

Sert bir cevap, “Hiçbir yere gitmiyoruz. Adamlar sana güvendi, römorkör yolladı… Aylardır çalıştıramıyorsun, bırakıp nereye gidiyorsun. Diğer tarafta kaybettin, karşında bir sürü satılık adam vardı, burada satılıklar yok, buradan da kovuldun mu dedirteceksin kendine, arkandan teneke çaldırmak mı istiyorsun. “ Hanım haklı, kendime geleyim dedim, bir kadeh bir şey koydum, anında müdahale,  “gündüz vakti şekerin tavan yapacak”. Kadeh önümden gidiyor. Ev değil, sanki jandarma karakolu. Başımda jandarma çavuşu. Salondan ofise geçerken bağırıyor, “ mücadeleye devam”. Bu slogan Gezi olaylarından 5 sene önce Marmara Adası’nda bizim evde atıldı.

Ben hanımı Gv. 3 ‘e geçti biliyordum, meğerse mezun olmuş, haberim yok. Evet, Ada’da kalacağız ve mücadeleye devam. Mesleğimizi bizi yönetenlere karşı koruyacağız. Yine hatırlatayım, ne diyordu Oskar Lange, devleti yönetenler, devlet adına hangi gelişim evresinde ki toplumun üyesi olursa olsun; kendi öz çıkarlarını ( mevki, ün, para vb.) hiçbir şeyi hesaba katmaksızın doğru bildiğini, söylemek , yazmak , savunmak ödevini yüklenirler. Acaba bu yaşadıklarım Oskar Lange’nin sisteminin neresinde yer alırdı…

Neyse uzun çabalar sonucu zor da olsa düzeni kurduk. Liman, kılavuz ,römorkör, her biri kendi işini yapıyor, kimse kimseye para aktarmıyor, çalışırken kılavuzun kumandasında compact çalışıyor. Kısaca ileri denizci ülkelerin sistemi. Bu ülkede bu sistemi ilk kuran benim.

Bir sene sonra belediye başkanı maalesef rahmetli oldu. Bu düzgün sistemi yaşayamadı.

Bunları hep yazdım, hep yazacağım. Bir gün belki lazım olur. Hani yönetmelik çıkaracaklar ya … Ama akademisyenler varken bize iş düşmez. Yalnız şunu söyleyeyim, dünyada kılavuz patronu yoktur. Kılavuzlar özgür, bağımsız çalışır ve en önemlisi bir iskelenin, limanın, fabrikanın bordrolu adamları değillerdir. Çalışan kılavuzlar kendi kendilerini yönetir, sistemi devlet sıkı denetler, kılavuz teşkilatı kimseye haraç vermez.

Fakat biliyorum ki bu ülkede o mahur beste hep çalacak ve bizler müjganla beraber hep ağlayacağız.

CUMHURİYET BALOSU

29 Ekim akşamı İTÜ- DEFAMED (YDO) Yönetim Kurulunun tertiplediği Cumhuriyet Balosuna eski partnerimiz Marin Denizciliğin nazik daveti üzerine katıldık. Aslında sağlık durumum müsait değildi. 39 derece ateş, şiddetli nezle, öksürük … Yalnız benim iki bayramım var, 1 Mayıs İşçi Bayramı, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı. Ölsem de bir etkinlik varsa katılırım. Kabotaj Bayramı ne oldu diyeceksiniz, kabotaj kaldı mı ki bayramı olsun. O bayram hatıralarımızda.

Arkadaşlar olağan üstü bir gece hazırlamış. Başta Dernek Başkanı Baybora Yıldırım olmak üzere, hepsini kutlarım. Derneğin Anıt Kabir ziyaretini perdeden seyrettik ve anı defterine başkanın yazdıkları… Bence o deftere bir denizci olarak bu güne kadar böyle duygular yazılmamıştır. Metin aşağıda.

 

ÖZÜR : Geçen yazımda guardians of the trade yazılacakken guardians of this trade  yazılmıştır. Gecenin ilerleyen saati, klavye hatası ve yazıyı tekrar okumama tembelliği.

 

                                            Kaptan M. Ali SÖKMEN

Etiketler: O MAHUR BESTE

Yorumlar (0) / Onay bekleyen (0)

Yorumunuz site yönetimi tarafından kontrol edildikten sonra görünecektir.

Yorum Ekle